Nis 26 2008
Sizden Gelenler
Yazın yayınlayalım!
İçinizden geçen ne varsa; Şiir, resim, hikaye, öykü, deneme…
Bu sayfadaki yorum bölümüne yazın yayınlayalım.
Böylece Sessiz Kaptan’ın binlerce sakinine ulaşmış olun…
Nis 26 2008
İçinizden geçen ne varsa; Şiir, resim, hikaye, öykü, deneme…
Bu sayfadaki yorum bölümüne yazın yayınlayalım.
Böylece Sessiz Kaptan’ın binlerce sakinine ulaşmış olun…
ŞAH OLMAK
Taht-ı Revan’a malik olmak eşsiz bir nimettir.
İlm-i Ledün’le hükmetmek ilahi bir hikmettir.
Şah Olmak her kula olmaya Hak
Bir Şah göster o Taht-ı Revan’a Müstehak…
Erkeklikten mertlikten dem vurulur
Her gün kahpece düzenler kurulur
Türlü türlü bizans oyunu bulunur
Bir gün mizan-i ilahi kurulur
Hüseyin derki hesabını ona göre tut
Nefsinin fenalıklarını unut
Geçersin belki sırat-i mustakim’i bir umut
Unutma fırsatın varken düşkünün elinden tut…
KAHRETTİM
Yaktım bütün gemileri
bıraktım batarsa batsın
Boşverdim tüm aşklara
saldım biterse bitsin
Günümü gün eyledim Dünya-yı Fani’de
Harcadım semayemi Ufku Mazide
Hüseyin bir damla kan’dır
dünya gelip gaçici bir han’dır
Ölüm gerçek gerisi yalandır
İnsanlık ölmüş hep yalan dolandır..
AVŞARLIK ÖLMEDİ
Osmanlı bizi dağdan dağa sürdü
Al’i osmani’nin akıbeini cihan-ı alem gördü
Derviş le Cevdet Paşa’lar öldü
İnsanlık bile ölse avşarlık ölmedi
Dadaloğlum sen rahat uyu makberinde
Davan bitmedi yazılıdır kaderimde
Cihan-ı alem diz çökmedikçe mezarında
İnsanlık bile ölse davamız ölmedi…
Öyle yorgunum ki…
Daha fazla düşünmeye mecalim kalmadı artık.Parça pinçik olmuş umutlarım ellerimde kalakaldı öylece…
Kaçıyorum herşeyden. Çözüm olmadığını bile bile…
Üstelik attığım adımların beni nereye götüreceği de meçhul…
Yoruldum
Ve gidiyorum
İsimsiz bir şehrin , isimsiz bir sokağına…
Elveda…
Gidiyorum
Biçareliğimle gidiyorum…
Yüreğimi sana, seni de Allah’a emanet edip, gidiyorum
Boğazımda bir düğüm , gitme demeni bekliyorum belki de , çaresizce…
“Gitme” ömrüm senin
“Gitme” gönlüm senin…
Susuyorsun…!
Bir keskin bıçak saplanıyor kelamıma
Umutlar yerle bir…
Söyleyeceklerim de , söyleyemediklerim de dar ağacında
İçimde bir çığlık dolu dizgin, dilim suskun ; GİDİYORUM
Sırtımda koca bir biçarelik
Ellerimde senden kalan birkaç anı
Ve kırık dökük umutlarım
Ve suskunluklarım
Ve çığlıklarım…
Gidiyorum…
Bu defa ardıma bile bakamadan
Kül rengi tadında…
Gidiyorum…
Ağlayarak , yanarak , yıkılarak…
Ama hissettirmeden…
Bir çırpıda
Bir solukta
Son solukta belki de…
Gidiyorum…
Adımlarım yavaş, mecburi bir gidiş nasıl olursa öyle işte
Geriye dönmek ister gibi…
Hani “gitme” desen koşarak gelecek gibi
Susmasan,
Son bir söz söylesen…
“Gitme”
“Gitme” desen Gitmesem…
oLMaZ Mı?
MOR PRENSES
Çekip gitme ellerimden güzel kuzum,
yer kabuğumun ana fikri.
Gülüşünü benzettin, bırakışını benzetme,
bırakma mümkünse.
Sana çok ıslandı bu gözler,
Kurutma sensiz.
Acılar unutulsa da gölgeleri kalır mor prensesim,
pembe bir sayfa açtın kuytumda,
Karartma sensiz.
UKBANE,
14.08.08,
15.12
KIR ÇİÇEĞİ
Küçük ve narin ellerin ne de güzel ?
Masum ve günahsız gözlerinle bana bakıyorsun,
tazeciksin.
Tüm güzel çiçeklerin toplandığı bir kırın ortasında açılmış gereksiz bir kanalizasyon kapağının yanından geçmek ama seninki;
Benim gözlerim seninki kadar günahsız değil
Ve baktığında kendini bulman çok zor.
Ama memnun oldum seni görmüş olmaktan,
Gençlik güzel ve hesapsız yıllar demek zira,
Yalansız, çıplak duygular demek…
UKBANE,
14.08.08,
12.06
SESSİZ CÜMLE
Doğuştan duymayan,
Konuşamayan tatlı ve şirin çocuk,
Ne kadar da sevimlisin
Ve sessiz bir cümle gibisin
Bir an düşünüyor insan;
“ Konuşamasan, duyamasan, uyamasan bu dünyaya daha mı iyi ? ”
Tabi ki değil,
Seni doğuran ananın seni bir kez olsun duymaya hakkı var elbet
Ama ne bileyim ?
Sanki duyarsan, konuşursan… yalanları, sahtelikleri öğrenecekmişsin gibi geliyor !
Konuşmaya başladığında maskenin altından duyabilecek miyim hala,
Sessizken çıkardığın tatlı sesleri ?
UKBANE,
14.08.08,
10.16
YASAKLARIN KİRLİ, MASUM ÇOCUKLARI
(Fazla düz olmayan düz bir yazı)
Konuşmak,
yürümek,
şarkı söylemek,
soyunmak,
giyinmek…
…
Yasak !
Evet, herşey yasak,
Genlerimizle hiç bir ilgisi olmayan siyasi bir ideolojinin insanlık altı, basma kalıp felsefesi.
Normal olan her şey yasak;
Annelerin anne olması,
Babaların baba olması,
Çocukların çocuk olması…
Otobüsler de bile insanlar yan yana inemezler,
Kapıları ortadan ayıran bir demir vardır ama inme yerlerini ayırdığı gibi insanları da ayırır, aynı anda inemez insanlar !!!
Zaten otobüslerde de ön kapıdan inmek yasaktır !
Çocuklarınsa çocuk olması yasaktır sonra,
Erkeklerin ellerinden topları,
Kızların bellerinden ipleri ve kucaklarından bez bebekleri alınır.
Çocuk olmadan yetişkin olanların çocukları anlamamalarına şaşırmamak gerektir galiba,
Kızlar, evcilikde bez bebeklerinin annesi olamadan, kucaklarındaki kanlı canlı bebeklere anne olurlar
Çocuklarını anlayabilen anneler olamazlar oysa
Bez bebeğinin saçını öremeden, tanımalarına fırsat bile verilmeyen insanlara saçlarını süpürge ederler sorgusuz.
Konuşma kabiliyeti ve isteği olmayan insanlar, birbirlerine kornalarla küfür etmek gibi bir iletişim yolu tercih ederler mesela.
Herşeyi çocukları için yapar ama yetişkinler,
Sırf bu yüzden gülüşlerini çalarlar onların yüzlerinden,
Çocukken çocuk olamayan yetişkinlere göredir tam da bu.
Ama ne olursa olsun çocuktur çocuk,
Elli sene öteye değil, yarına planı yoktur,
Hesapsız, zamansız, amansız sever, oynar çocuk.
Yalnızca bu yüzden savaşın ortasında top oynayan çocuklar görürüm ben,
Çocuklar savaşın ortasında top oynar,
Yetişkinler onların fotoğrafını çekip ödül alırlar.
Yetişkinler ne alırlarsa alsınlar,
Kirli, masum bir çocuğun bembeyaz dişleri aydınlatır dünyayı gülerken !!!
UKBANE,
12.08.08,
11.19
YER KABUĞU
İnsanoğlunun ben’lerine dayanamadığı gün yaraları kabuk bağlayan dünya,
Bisiklet düşüğü yaralarının kabuğunu soyup kanatan çocuğunkiyle aynı değil senin acıların,
Ne kadar da masumsun yer kabuğum,
O çocuğun kanattığı yerde kırmızı küçük leke olur buruşan ağzı
Ama öyle değil seninki;
Ne zaman kabuğunu koparsan sen, akan kanlar gözyaşı olur küçücük yüreklerde,
Çocuğunkine pıhtı derler, seninkine savaş,
Çocuğunkine tendürdiyot iyi gelir,
Seninkine sen dar gelirsin.
UKBANE,
12.08.08
10.24
HAYALET
Sana mıydı bu özlem geçmiş yıllara mı bilmiyordum,
Yürüyordum sadece
Sonunun nereye çıktığını bildiğim, üç aşamalı, toprak ve beton yollu bir yokuş çıkıyor ve hayatı düşünüyordum
Gençlik ve aşk vardı anıların orta yerinde,
Yokuş bana yaklaştıkça ben ona yaklaşıyordum;
Karşımda bir hayalet silüeti gibi,
Saçlarını kısa kestirmiş, jölelemiş,siyah pantolonu ve tişörtünün içinde incecik bedeni
ve heyecan dolu kalbiyle aşkını yaşamaya çalışan bir çocuk ve yemyeşil gözlerinle bir ömrü ışıldayan sen vardın
Yokuşun sonu gelmiş ve bana karışmıştı,
Bir çok yöne çıkan yolun ortasında bir kavşak
ve üzerinde bir çocukla elele yürüyen sen vardın,
bana sevdiğim bir filmi hatırlatan çakıl yığınları,
o yığınlara doğru yürüyen iki kadın..
Bineceğim otobüse doğru yürüyordum, terlemiştim ve terlerken vakit hiç yormadan geçmişti.
Geçen zamana inat yürüyordum,
Atom bombası atıldığında oluşmuş acı bulutuna benzer gri ve buruşmuş bir gökyüzüne tutunmaya çalışıyor
Ve hayata gülümsüyordum.
UKBANE,
11.08.08
10.40
İSKAMBİL KAĞIDI
Üstü toza bulanmış,
ışıltısı görünmeyen bir cam gibi paramparça olmayı bekliyordum.
Belki de bölünmüştüm hatta milyonlarca gözyaşına ama iskambil kağıdından yapılmış kuleler gibi sağlam durmaya çalışıyordum.
Bir söze bakardı tüm adamlığım,
duygu kırıklarım hayallerime batıyordu,
batıyordum.
Gözlüklerim burnumun üzerine iz yapıyordu,
anılarım kalbime.
Bedenim her mevsim ıslanıyordu,
ben her mevsim yaşlanıyordum,
güneş acılarımı kurutmuyor,
küfleniyordum.
UKBANE,
01.08.2008,
16.26
NOKTA İLE ÇİZGİ
Bazılarının son sözlerinin başkalarının kalp atışlarının hızını ve yönünü belirlediği bir bayrak yarışı,
Dört çarpı dört engellerin karın ağrısı yokuşlar,
Uyanışlar,
Yakarışlar…
Köhne, pis ve yalnız otel odalarında sönen parlak yıldızlar
Ve alt küme olması tüm insani duyguların, hayvani heveslere !
Peki ya benim şahitliğim neden bu olanlara ?
Hastalıktan kurtulmam için verilmiş suda eriyen meyveli hapları bile içemeyen benim !?
Bu meydan okuyuş da kime, bu gövde gösterisi ?
Gayr-ı resmi duyguların,
Gayr-ı resmi acıları,
Yitip giden göz ferleri,
Yaşama umudu…
Ve tüm bunlara alışmaya çalışan masum bir yer kabuğu !
UKBANE,
31.07.2008,
10.41
TİTANİK
Hayır,
kıpırdatma dudaklarını,
gözbebeklerinde kalmışken gözlerim,
bir an olsun almışken avuçlarını avuçlarıma
İndiremem filikalarımı kurtuluşa,
hayatın tam bittiği noktada uyandırmışken kendine beni,
sensiz yaşamayı anlatma bana
Sus,
“ Git ” deme,
Gidemem ellerini de almadan.
Başımı dik tutmayı senden öğrenmişken,
koparma çiçeklerimi hayalim ,
Güzelliği sende bulmuşken,
sen de bulmuşken aşkı, başımı kaldırıp hayatı sevmemi isteme benden.
Ölürken bile haykırmışken isyanını
ve korumuşken kalbindeki inançları
isteme bunu benden,
gitmeyeceğim,
bırak,
gözlerinde doğmuşken,
ellerinde öleyim.
Sus…
Hayır…
..
UKBANE,
29.07.08,
14.27
İNCİR ÇEKİRDEĞİ
Aklım erdiğince yükseklere attım kendimi,
süzüldüm İstanbul üzerinde,
martılara kafa tutabileceğimi sandım ama
herhangi bir şehirlerarası otobüsün yan camında saçlarımın alnımı kapatması kadar hayal kurabiliyordum,
hoyratlık bir oksijene kadardı,
kanatlarım kırıldı,
rüzgarda savruldum
ve gömüldüm boğazın derinliğine.
“ Suya çarptığım anda ölürüm ” dedim içimden düşerken
ama
hayaller kadar kısa sürmüyordu acılar,
İliklerime işlemeliydi su.
Derinlere indikçe kendisinden jilet yapılmasını bekleyen Titanik’lere selam verdim,
incir çekirdeğini doldurmayan büyük kavgalarda yitmiş sevdalar vardı sonra kayalık diplerinde,
yosunlarda hala şarkılarını söylüyordu süngerler aşıkların,
ortak bir kulaklığın birbirine kenetlediği kadar sağlam aşklar vardı su ve yeryüzünde.
Düşlerimle birlikte oksijenim de biterken,
suya gömülmüş aşklara dayanamadı bedenim daha fazla
ve bıraktı kendini dalgalara takatimin son demiyle çıktığım su yüzünde
Uyandığımda sahildeydim,
kumlarda kirlenmiş ayakların,
yüzümde aşkın izleri vardı
..
28,07,2008,
12.18,
UKBANE
ESKİ İSTANBUL
Sen misin şarkıları güzel yapan
yoksa şarkılar mı bu kadar güzel yapan seni İstanbul ?
izlemeli mi seni insan,
yaşamalı mı yoksa sende ?
sevmeli ama biliyorum,
sevmeli seni.
Geçen gün fotoğraflarına baktım,
eski fotoğraflarına;
sen siyah-beyazdın
fondaki şarkı yavaş
ve hayatlar sade.
Fotoğrafları siyah-beyaz
kendisi renkli İstanbul !
ağaçlarını gördüm binalarının üzerinde; az katlıydı binalar, azdı.
sonraları insanlar azdı.
Kim bilir,
o zamanlar mavinin yanında yeşilin de modaydı,
yaprağı bol, otomobili az gördüğüm yer Kadıköy’dü Moda’ydı.
Şimdilerde hayatlar karmaşık
teknoloji her yerde, sanki sırnaşık.
evet üzerimizde bir çok renk var
ama alınlarda ter
gözlerde fer yok İstanbul.
Sevecekse insan candan sevmeli seni
ama sevmeli,
değişen zamanlara inat sevmeli.
Denizin bile mavi değil artık,
sevgi kalplerde ara sıcak bile değil, artık !
Aşkın rengi değişti, pembeydi yeşil oldu;
güzelliğin yerini tüzellik alınca gözlerin ışıltısı gitti para geldi,
ekonomik amaçsız vakıflar gitti, şirketler kara geldi.
Denizin bile mavi değil artık İstanbul,
sakız kokulu bakkallar kepenk kapattı,
bakkal amcalar köyüne gitti,
bankalara bankerler,
Boğazına tankerler geldi,
sularında balıklar değil petroller yüzüyor
ama üzülme yalnız değilsin İstanbul,
bugün işittim;
köyümün yaylasına asfalt yollar yayılmış,
Kara taşlı evler yıkılmış,
tezek yerine odun yakılıp iki katlı binalar yapılmış.
Ama üzülme İstanbul
değişen sen değilsin zaman,
insan kıyametine yakındır her zaman.
Sana sorulsaydı sen değişmezdin.
Sen misin şarkıları güzel yapan
yoksa şarkılar mı bu kadar güzel yapan seni bilmiyorum ama
şarkıları hareketlenen insanların
işleri daha bereketlenmedi zamanla
ama üzülme İstanbul,
sana senin gözünle bakarım ben;
mavinin kucağında ormanlarını hayal eder,
çimenine uzanır, seninle birlikte göğünü izlerim.
İznin ve isteğin olursa çekirdek de çıtlarız muhabbetin kalbine,
özlemişsindir sen açık hava sinemalarını !
Sinema değil ama açık havan işler içimize,
filmlere değil ama mazine ağlarız burnumuzu çeke çeke.
Sen bana eskiyi anlatırsın,
ben sana seni sevdiğimi.
Sen bana değişen zamanların nedenlerini anlatırsın,
ben sana seni nedensiz sevdiğimi.
Kimse hatırlamasa seni,
yazmasa şarkı artık sana,
üzülme,
ben seni severim,
seni söylerim İstanbul.
UKBANE,
13.07.2008,
Pazar,
00.10
KIZ KAÇIRAN
Saçları ıslak ve yana taranmış,
bayram sabahını bekleyen saf çocuktum.
Kız kaçıranlar olacaktı ,ben kaçıranları ve kaçanları izleyecek
ve peşlerinden koşacaktım yeni elbiselerimle.
Ama oyun değildi sadece bayram; bir de kurbanlar vardı
ve ben de kurbandım,
gömleğim yırtıldı,
pabuçlarım çalındı,
gözyaşlarım elimden uçup giden balonlarımla gökyüzüne,
sümüklerim toza toprağa karıştı.
Büyüdüm,
çok şey değişti
ama kurbanlar hala vardı.
Kırılamayan kabuklar,
töre cinayeti tabular vardı.
Düştüm koşarken,
dizlerim kanadı
Düştüm yaşarken,
gömleğim yırtıldı,
pabuçlarım…
..
UKBANE,
25.07.08
16.37
SABUN KÖPÜĞÜ
Bir bebeğin çığlığı düştü avuçlarıma,
bir çocuğun gözyaşları ıslattı kurumuş çorak toprakları.
Küresel leş olan dünyada mutluluk çiçekleri filizlensin istedik bu yaşlardan,
hüzün bulutlarından, gözbebeklerini kocaman açtıran sevinç yağmurları yağmazdı oysa,
anlamadık.
Bir hayvanın gözlerinden bakıyordum kasırgaların evleri yuttuğu gibi yutulan duygulara,
yalın ayaklı çocuklara,
cam silen çingene şarkılarına.
Yere yatmış, başını patilerinin üzerine koymuş, dilsiz, sessiz sedasız bir köpeğin hayal kurması gibi düşlüyordum yaşamı.
Kapital olmuştu aşklar,
aptal olmuştu en akıllı aşıklar.
Sonra ben çığlık oldum,
aktım gittim bir sabun köpüğü gibi
logar kapaklarının küçük deliklerinden,
tüm temiz cümlelerimi de sırt çantama koyup,
kirlenmiş bir dünyanın uçları kıvrılmış sayfalarına…
UKBANE,
24.07.08
YAĞMUR SONRASI TOPRAK KOKUSU
Yağmur sonrası toprak kokusunu çektim içime bu sabah,
özlemişim.
En pahalı ve en güzel parfüm kokusundan daha çekici bir şey bu.
Doğal da aynı zamanda;
Zira insanın aslını bulması,
Kendi frekans ayarını yakalaması.
Aynaya baktığında gördüğünden daha fazlası.
Bugün tam benim havam,
Yaz günleri daha neşeli olur aslında
Ama sonbahar özlemi bir rüzgar benim hayalim ; bulutlu, kasvetli, gri bir gökyüzü…
Ve yaz günü yağmuruna kavuşmak gün doğumu benim için.
Önceden aşkı hatırlatırdı yağmur bana,
Bu sabah ise ölümü andım içimde.
Anmaktan daha fazlası oysa hayat,
Genç aşığın yaşlanan ve ıslanan bedeni.
Ve ölüm, insanın kendisiyle ilgili bildiği tek gerçek olarak düştü imzasını uzun ve yalnız sokağa.
UKBANE,
16.07.2008,
Çarşamba,
10.14
AVUÇLARIMA DÜŞSE GÖZYAŞLARIM
İhtişamlı bir dağın en yüksek ve en anlamlı noktasına çıksam,
açsam kollarımı iki yana ve haykırsam tüm dünyaya duyururmuşcasına;
“ Adaaleeeeeetttt !”
Haykırsam” adalet “ diye.
Sonra kapasam gözlerimi
ve bıraksam kendimi aşağıya kaçarmışcasına bıkkınlıklarımdan.
Boşlukta düşmenin yürek kaldıran heyecanıyla gıdıklanırken içim,
biri tutsam ellerimden
ve sevdiğim olsa o,
tutsa ellerimden sıkıca,
sarsa içine beni,
okşasa saçlarımı,
“ Yok dünyada adalet, arama ” dese.
“ Ama ” desem,
Dokunsa elleriyle dudaklarıma, sustursa beni.
“ Vardı bir zamanlar vardı evet ama yok şimdi,
yine böyle bir zirvede, küçücük ama rengarenk bir çiçeğin yapraklarına hapsettiler onu ” dese.
Umut olsa bana bu,
Dereleri tepeleri aşsam,
Bulsam o çiçeği ve sorsam;
“ Verir misin onu bana ? ”
“ Alma ” dese çiçek,
“ Sen buraya onu bulma umuduyla geldin, onu alırsan umudunu yitirirsin,
oysa yaşanmaz umutsuz ”dese.
“ Onu almak için yapraklarımı koparman gerek ”diye eklese sonra
ve anlasam farkım kalmayacağını adaleti kalplerden çalanlardan, koparırsam yapraklarını çiçeğin !
Büksem boynumu ve sevdiğim gözlerime baksa,
“ Aşk ” dese, aşk !
İdrak etsem hapsedilemeyeceğini aşkın ve hatırlasam ilk aşık olduğum yılları;
çocuk olsam, masum olsam, hayal olsam…
Kıyısındayken hayallerimin, irkilsem sonra serin bir rüzgarla.
“ Düştü gördüklerin ” dese bir ses,
şaşırsam ve açsam gözlerimi ama aramasam sesi.
“ Düştü ” dese tekrar,
“ Sen düşmedin uçurumdan kapadığında gözlerini ama “ düştü ” dese adalet,
kapandığında kalpler H(h)akka !
ve “ Hadi ! ” dese sevdiğim,
“ Sıfırda fark ederler kendilerini insanlar
ve oradan yükselirler zirveye ama sen zirvede fark ettin hayatı, düşün bunu ” dese.
Hatırlasam düşümü ve umut olsam tekrar,
“ Umut ” desem, yaşanmaz umutsuz !
Unut hayatı, “ Unut ” desem
ve “ Hayat bir çiçeğin yapraklarında gizli ” desem sonra,
kaldırsam başımı,
dik tutsam hayallerimi,
büksem yüreğimi,
haykırsam şarkılarımı…
dönsem gün batımına,
Avuçlarıma düşse gözyaşlarım,
yürüsem.
Umut olsam,
Aşk olsam,
Hayal olsam,
Yürüsem…
UKBANE,
Çarşamba,
16.07.2008,
01.05
MERHABA HAYAT
Hiç tanımadığımız insanlarla duygularımızı paylaşmak fikri, tutkusu, coşkusu…
Bizi burada buluşturan adım.
Günlük hayatta bir tazeliğe ne dersiniz ?
Sabah işe giderken ya da herhangi bir yere, otobüste, tramvayda, kendi arabanızda kırmızı ışıkta, markette, asansörde…v.b. tanımadığınız insanlara ” merhaba, günaydın, nasılsınız?… ” der misiniz ilk fırsatta ?
” Hayır ” demeyin hemen, yapabilirsiniz,
Şu an bu yazıyı okuyorsanız eğer, yapabilirsiniz elbet, çünkü siz yazılarınızı paylaşmak üzere buradasınız, bundan tek farkı gözlerinizi, yüzünüzü görecek olmaları, bırakın da görsünler.
Belki hayatı kurtarırız, hiç belli olmaz,
Belki herkes bunu düşünerek uyudu da bu gece, yarın sabah birinden bekliyor olacak ilk merhabayı,
Hadi biz olalım o, insanlık bunu hakediyor herşeye rağmen !!!
Tanımadığım tüm insanlar, bu yazıyı okuyan her yabancı,
Merhabaaaaaaaaaaa !!!